KonMari yöntemi nedir? Marie Kondo kimdir?

KonMari yöntemi nedir? Marie Kondo kimdir?

Merhaba Nergal Blogsever...

Her konunun dönüp dolaşıp sobelediği koronalı karantina günlerinde, hanımların en çok yaptığı şey ev temizliği, değil mi? Ancak beylerin hakkını da asla yememek lazım. Zira kadınlardan daha temiz ve bakımlı erkekler var. Gerçekten varlar. Bunun için teşekkürler...

Bu günlerin, önceden bilmeyenlere veya uygulamaya geçemeyenlere tekrar öğrettiği bir şey de; fazlalıklardan kurtulmak. Fazla eşyadan, fazla kilodan, fazla alandan, fazla insandan, fazla düşünmekten, kısaca her şeyin fazlasından kurtulmak.

Hayat, önemsediğimiz kadar ciddi değil ya da umarsızca tükettiğimiz kadar sonsuz değil. Bu yüzden fazlalıklardan kurtulmak bize ferah bir nefes sağlamakla kalmaz, hayatın yaşadığımız kadarını daha çekilir hale getirir.

Madem ki evdeyiz, ne duruyoruz helva yapsak ya? Yok, yok, şımarmayacağım. Temizlik yapsak ya! Düzen temizliğinden bahsediyorum tabii. Hijyen temizliğini illaki yapıyoruz, mecburuz. Virüs  konusu olsun olmasın, mutlaka hijyen önemli. Ancak özellikle bu dönemde aksırırken, öksürürken kolumuzla kamufle edeceğiz ağzımızı örneğin. Hala bilmeyenler, bilse de bilmezden gelenler var. Maskemizi, eldivenimizi işimiz bitti diye sokak ortasına atıvermeyeceğiz örneğin. Hala yapanlar var. Tıbbi atık muamelesi görmesi gerekiyor halbuki bunların. Dışardan eve girdiğimizde elimizi, ağzımızı, burnumuzu bir güzel yıkayacağız ki mümkünse duş alacağız. Bir şeylere dokunuyoruz illaki her dakika. O yüzden elimizi sürekli yüzümüze götürme alışkanlığımız varsa bir an evvel vazgeçeceğiz örneğin. Özellikle sakal bıyık için uyarıyor beyleri doktorlar.

Kısaca, normalde yapmamız gereken tüm sağlık kurallarına uyacağız. Uymak zorundayız hasta olmak istemiyorsak. Biz tedbirimizi alalım ki mümkün olan en az zararla atlatabilelim bu dönemi.

Geçer, geçer, bunlar da geçer... Üzülmeyin...

Kendimden örnek vereyim. Öyle ahkam kesmekle olmuyor, ben de uyguluyor olduğumu bildireyim ki daha kayda değer olsun anlattıklarım değil mi ama? Biz de eşimle “az aşım, kaygısız başım” diyenlerdeniz. Dost dediğimiz ve görüştüğümüz kişi sayısı çok az. Eşyamız az. Yeni eşya, kıyafet, ayakkabı alışverişi yapmayalı yıllar oldu. Yok, öyle entel dantel takılmıyoruz ki entelin manası da pek başka anlaşılır oldu zati. Neyse... Sadece, ihtiyaçlarımızı belirliyor, elzem olanları alıyor, gereksiz gördüklerimizden de kurtuluyoruz. Aman bir rahat, aman bir ferah, sormayın gitsin. Ya da sorun, sorun. Anlatırım ben ne olacak?

Bu bağlamda da size rahatlıkla “Fazlalıklardan kurtulun!” diyebiliyorum. Çünkü faydasını görmüşüm, huzurunu duymuşum. Atın... Fazlalık ne varsa atın. Ancak “atın” derken bu, illaki çöpe atmak anlamına gelmiyor tabii ki. Kullanılamayacak durumdakiler elbet çöpe ama işe yarayabilir olanlar da değerlendirebilecek olan yerlere gidebilir. Semtinizde, kullanmadığınız giysi ya da eşyalarınızı koyabileceğiniz konteynıra benzeyen kutuları görmüşsünüzdür. Veya yine semtinizin belediyesini arayıp ihtiyacı olanlara, öğrencilere verilmek üzere bilgi alabilirsiniz. Çevrenizde, semtinizde, komşu mahallede yahut bir tanıdıktan duyduğunuz ihtiyaç sahibi kişilere verebilirsiniz. Geri dönüşüm yapabilecek yerlere verebilirsiniz. Eskileri alıp yepisyeni hale getirebilecek olanlara verebilirsiniz. Alternatif çok. Sizin için ihtiyaç fazlası olan şeyler hediye ettiğiniz, bağışladığınız, verdiğiniz insanlar için gerçekten ihtiyaç olabilir. Paylaşarak çoğalırsınız, maddi manevi kasanızı çoğaltırsınız. Aslında vermiş olursunuz ama karşılığında farklı ve kazançlı şeyler alıp kazanan siz olursunuz. Çok iken vermek marifet değildir. Varlığınız epeyce var ise paylaşabilirsiniz elbette. Lakin sizin de çok fazla değildir ama yine de gerçekten ihtiyacınız olmayan şeyleri belirlemişsinizdir ve yine gerçekten ihtiyacı olanlar ile paylaşırsanız, ne kadar güzel olur. Ayrıca az olanı paylaşmak da önemlidir. Bir gevreği bile yarıya bölüp, paylaşarak yemek ne ka dar lezzetli ve keyiflidir bilirsiniz. Cebinizde kalan son yirmi liranın beş on lirasını o an ihtiyacı olan birine verdiğinizde, yüzündeki gülümsemeyi görüp mutlu olmaz mısınız?

“Az veren candan, çok veren maldan verir. Az ya da çok demeyeceksin, birinin ihtiyacı varsa, gönülden olmak şartıyla vereceksin. Kıskanmayacaksın. Ama almayı da bileceksin. Alacaksın ki sen verirken de çekinmeden alabilsin karşındakiler. Paylaşacaksın. Tok isen açın halinden anlayacaksın. Çoğaltmayı, daha çok paylaşabilmek için isteyeceksin. Hep bana, hep bana demeyeceksin. Ne kadar çok verirsen, o kadar çok olursun, çoğalır, çoğaltırsın. Böylece birin bin olur,” derdi babaannem. Ne güzel de demiş. Greçekten durum bu. Deneyin, göreceksiniz.

Japon yazar Marie Kondo da, bu tarz düşünenlerden. Ve ayrıca düzenleme sanatında da bir usta.  KonMari ev düzenleme sanatını geliştirmiş kendisi. KonMari, ev düzeni gibi basit bir anlam da ifade etmiyor sadece, aynı zamanda bir meditasyon yöntemi. Çünkü hayatı yavaşlatıp düzenliyor. Canlı cansız her şeyin bir enerjisi var ve bu enerji iyi yönetilirse ruhumuza ilaç olabilir. “Hayatı Sadeleştirmek için Derle Topla Rahatla!” diye dilimize çevrilen kitabında da bunlardan bahsediyor.

Kategorize ederek düzenliyoruz bu teknikle eşyalarımızı, giysilerimizi ve diğer her şeyi. Gerçekten de işte ya da evde düzen sağlamak için kategorize etmek çok faydalı oluyor. Ben de -sevdiceklerim biraz fazla olduğunu söylüyor ama epeyce düzen seven biri olarak bu şekilde hareket ediyorum.

Marie Kondo’nun videolarında da giyecekleri katlama şekline bakıp öğrenebilir ve günlük hayatınızda uygulayabilirsiniz. Ayrıca araştırdığınızda kitaplarına ve yaptığı programlara ulaşıp inceleyebilirsiniz. Keyifli ve huzurlu olduğunu söyleyebilirim.

Ayrıca bu teknik ve öğretide, fazla olan kitapları da dağıtmak gerektiğini söylüyor. Katılıyorum. Kocaman bir kütüphanenizin olması çok okuyan, çok kültürlü, çok bilgili, çok araştıran, vs. biri olduğunuzu göstermez illaki. Böyle olan insanar var elbet, hayatını kitaplara adayan. Fakat ben normal hayatlarımızdaki, normal kıvamdaki bizlerden bahsediyorum. Kitaplık sadece bir dekorasyon ve gösteriş malzemesi olarak kullanılıyorsa, ne anladım ben onun içindeki bir sürü kitaptan? Gerçekten okuduğumuz, idrak ettiğimiz ve arşivde saklama gereği duymayacağımız kitaplarımızı bağışlayabiliriz örneğin. Okumak isteyen birilerine verebiliriz. Elden ele, kalpten kalbe dolaşımını sağlayabiliriz. Ben bazen şöyle yapıyorum; Sevdiğim ve başkalarının da okuyup keyif alabileceğini, bilgilenebileceğini düşündüğüm bir kitabın içine not yazıyorum ve dışarı çıktığımda uygun bir yerde bırakıyorum. Nerede olduğunu hatırlamadım şu an ama bir yerlerde bunu yapan insanlar var. Metroda, bankta, kafede, otobüste, takside, durakta, vs. biri bulana kadar zarar görmeyecek bir yerde bıraktığım kitapta not olarak; bulan kişinin beğendiyse alıp okuyup, onun da yine aynı notla uygun bir yere bırakmasını rica ettiğim yazıyor. Böylece kitabı birçok kişi okuyabilmiş  de oluyor. Ticari kaygı ile yapılanlar hariç, gönül ile yazılmış ve bir emek harcanmış kitabın satın alınmasından yanayım. Ancak alabilen olduğu gibi, alamayan da var. Belki para verip alamayacak birine denk gelir, o da sevinir, kim bilir?

Bakın ne diyorum güzel Nergal Blogsever;

Kulpu kırık fincanım var benim, sapı düşmüş tencerem
Bacağı kırık sandalyem ve yüzü yıpranmış kanepem
Tükenen kalemlerim, küçülen giysilerim
Atmaya kıyamadığım, nazar boncuklu anahtarlığım
Modası geçmiş ‘'Bunları nasıl giymişim ben?'’ dediğim ayakkabılarım
Tüyleri çoktan dökülmüş kocaman oyuncak ayım
''Evde giyerim,'' diye sakladığım yıpranmış eşofmanım
Lazım olur deyip biriktirdiklerim kıyıp da atamadığım
Yaşanmışlıklarım var benim şakaklarımda beyazlarım
“Az daha erteleyeyim bugün daha erken, sonra ağlarım!”
Dememek için;
Henüz olmamış ile ölmemişi, yüzüne bir gülmemişi
Ağız tadıyla yiyemediğin yemeği, boşa giden emeği
İşe yaramayan fikirleri, yaptığından bağımsız zikirleri
Huzursuz saatleri, lüzumsuz işleri
İçini kemirenleri, kanını emenleri
Kendi kendine güceneni, nedensiz küsenleri
Yapamadığın diyetini, kötüye kurban niyetini
Çektiğin eziyeti, uygunsuz vaziyeti
‘Şimdiki aklım olsa’ları, ‘boşa koydum keşke dolsa’ları
‘Hayat pek boktan, keşke şöyle olsa’ları
Kafandan fazlalıkları, beyninden kuruntuları
At, at, at dün’e yarına bakmadan
Çalmasın ne ömründen ne de kıymetli zamandan.
Çünkü;
Olmuş ile ölmüş’e çare yok; Geçmiş ola.
Olmadan olacağı, ölmeden öleceği dert etme; Yarın ola, hayır ola.

Geçer, geçer, bu kötü günler de geçer... Üzülmeyin...

Doğala özdeş aromalı, katkısız, saf, temiz, berrak zihinli, huzurlu ve sağlıklı günler dilerim sevgili Nergal Blogsever.