Hayat Güzeldir: 5 yıldızı hak eden harika bir dram filmi

Hayat Güzeldir:  5 yıldızı hak eden harika bir dram filmi

Merhaba Nergal Blogsever...

Güzel hayatlar yaşayacağınız, güzelliklere dalacağınız ve bundan sonsuz haz alacağınız bir ömür diliyorum güzel okur.

“Diyeceğim budur,” deyip sağlıklar dileyip gidiyormuşum! Ama güzel Nergal'li, akıl mı kaldı da sağlığı kalsın ki güzel güzel yazalım, çizelim, okuyalım, okutalım, değil mi? Kalır, kalır, merak etmeyin. Ben biraz bir şeyler anlatayım, siz dinleyin. Dilerseniz siz de yorumlayın, anlatın biz dinleyelim. Sonra karar verelim kalıp kalamayacağına...

Hayat Güzeldir Roberto Benigni’nin 1997 tarihli bir filmidir. Bilen bilir; hem gülümsetip hem ağlatıp gerçek hayattaymış gibi yaşatıyor, içine alıveriyor insanı. Tabii bunda Benigni’nin oyunculuğunun payı da büyük. Bilmeyen de izleyebilir istediği bir zamanda.

Bu arada bir şey itiraf edeyim; ben genelde tavsiye üzerine pek film izlemem veya kitap okumam. Çünkü; herkesin zevki, vizyonu, algısı, beğenileri farklı. Benim beğendiğimi siz beğenmeyebilirsiniz çok normal olarak. Ya da sizin zevkiniz bana uymayabilir. O yüzden ben de pek tavsiye etmemeye çalışırım. Ama okuduğum, izlediğim şeyleri paylaşabilirim, belki benimle aynı şeyleri beğenebilecek olan birinin gözünden kulağından kaçmıştır da; “Ah, ne iyi oldu bunu gördüğüm!” der diye, ne bileyim? Niye bunu anlattım? Bilmem! Şaka tabii...

Filmden bahsettim ya; çok beğendiğim bir film olduğu için birinin ilgisini çeker belki diyerek izlemenizi önerdim. Ayrıca, hayatın aslında ne kadar da güzel olduğunu anlatacağım için konuya girizgah olur babından bu filmle başladım.

Filmde, dönem itibariyle bir savaş ortamı ve çocuğunu bu ortamdan uzak tutabilme adına, her şeyi bir oyunmuş gibi algılatan güzel bir baba var. Şu an bizim gerçek yaşantımızın olduğu bu dönemde de, yine bir savaş ortamı var. Sadece adı ve türü değişik. Ateşli silahlar yok ama ateşli bir hastalık var. Görünen değil, görünmeyen bir düşman var. Ve fakat acı gerçek şu ki her savaş gibi bu da bazı insanların ölümüne sebep oluyor.

Elimizden, dilimizden, yüreğimizden, cebimizden ama illaki gönlümüzden kopup ulaşıyor yardımlarımız, paylaşımlarımız birbirimize. Öyle olması gerekiyor çünkü. Bunu biliyorduk ve belki uyguluyorduk lakin şu zamanlarda daha bir önem kazandı ve bilmeyenlere, yapmayanlara da öğretti böyle olması gerektiğini bu savaş. Her savaş kazanılamayabilir ancak bu mücadeleyi bırakmak için bir neden değildir. Sonuna kadar savaşacağız, her tür zorlukla başa çıkmaya çalışacağız. Hayatın gerçeği de bu, değil mi zaten? Ve bu günlerden önce de öyle yapmıyor muyduk zaten?

Aslında hayatımızda çok da bir şey değişmedi aslında, bir şeylerin adı değişti sadece. Daha önce de çoğunlukla evde olan insanlar, şimdi bir zorunluluk ve kurallar kapsamında evlerinde kaldıkları için; sanki çok farklı bir dünyaya girmiş gibi hissettiler. Daha önce de işine gücüne gidip gelen bir çok insan, sınırlı zamanlarda gidip gelebildikleri için farklı bir hayat yaşıyormuş gibi hissettiler. Elbette kısıtlamaların zorluğu yadsınamaz ancak, insanlar zaten farkında olmadan her gün aynı gibi görünen fakat aslında bambaşka olan hayatlar yaşıyorlardı. Her gün, yeni bir gün değil midir zaten?

Kendimden örnek vereyim; eşimle normal zamanlarda da evden çalışan, dışarı pek çıkmayan, kalabalıkları ve şehir hayatının karmaşasını sevmeyen tipleriz. Hal böyle olunca, şu dönemde bizim için değişen çok da bir şey olmadı gibi hissettik. Zaten aylık alışveriş yapıyorduk, yine öyle yapıyoruz. Dışarıda gezmekten çok internet deryasında gezinmeyi seviyorduk, yine öyle yapıyoruz. Komşuculuk oynamayı sevmiyorduk, yine gidenimiz gelenimiz yok. Az ve öz dostumuz ile sevdiceklerimiz vardı sadece hayatımızda, yine varlar. Zaten hayat gailesinde aile üyeleri bile olsa her dakika görüşülemiyordu, yine öyle.

Ancak... Ne fark etti tüm bunlara rağmen hayatımızda? Kısıtlamaların, yasakların, sorumlulukların verdiği gerilim ve yarattığı travma sonucu; aslında her zamanki hayatımızı, '’Zorunlu olduğumuz için artık böyle yaşayacağız!’' endişesi sardı hücrelerimizi ister istemez. Ve böyle bir tehdite karşı savunmasız yakalandık. Görünmez bir tehdit bu üstelik.

Bu süreç hepimiz için aynı işliyor aslında. Göremediğimiz şeylerden korkarız hep. Görebildiğimize karşı gardımızı alabilme şansımız vardır çünkü. Gerçekte göremediğimiz bu virüse karşı da, bir paranoya oluşturuyoruz kendiliğinden, elimizde olmadan. Neyle savaştığımızı bilemiyoruz ki tam olarak! Virüsü kapıp kendi ya da bir yakını hastalanan kişi ancak bilgi sahibi olup, biraz daha ete kemiğe büründürmüş oluyor tehditi. Ve bunun sonucu olarak gerçek bir savaşa başlıyor elinden gelen her şeyi deneyerek. Her şeye rağmen 'güzel' olduğunu düşündüğü hayatı terk etmemek için veriyor savaşını.

Peki... Niçin o vakti bekliyoruz hayatın aslında ne kadar da güzel ve özel olduğunu hatırlamak için? Şimdi, şu an ve her dakika bilebiliriz, bilmeliyiz. Hayat güzeldir. Hayatı çirkin, anlamsız, değersiz ve çekilmez yapan sadece ve sadece insan faktörüdür. Biz öyle insanlar olmadığımız, öyle insanlardan da uzak durduğumuz ve hem kendimizi hem de dünyamızı daha da iyileştirmeye çalıştığımız sürece, neden güzel olmasın ki hayat? Hayatın bir suçu yok. Hayat kötü değil, bakış açısı bayat. Zaten mükemmel hayat yoktur ki hayatını seversin ve o mükemmel olur. Onu çekilir kılan da budur.

Yapılan araştırmalar göstermiş ki bu dönemde zorlu bir görev üstlenen doktorlar, hemşireler gibi sağlık çalışanları ve gönüllü savaşçılar daha kolay atlatabiliyorlarmış travmalarını. Daha kolay geriye atabiliyorlarmış paranoyalarını. Nedeni ise bu görünmez tehlikeye karşı yapabilecekleri şeylerin olması, daha bilinçli olmaları ve kendilerini işe yarar hissetmeleriymiş. Ancak herkes aynı değil. Bu toplumsal etkinlikleri yapabilecek kapasitede, ruhsal ve fiziksel olarak uygun durumda olan insanlar olduğu gibi olmayanlar da var. Onlar ne yapacaklar o halde? Tabii ki normal gündelik yaşantılarına devam edecekler. Hem de her zamanki gibi hep yaptıkları gibi, hep olduğu gibi. Paranoyalarla değil, hayal güçleri ve gerçeklerle birleştirdikleri panaromalarla bakacaklar hayata.

Evet. Salgının yayılmasını önlemek, çalışan nice insanın emeklerini boşa çıkartmamak için, bizler de bireysel olarak kurallara uyacak, önlemlerimizi alacak ve gerekiyorsa evlerimizde kalacağız bir süre daha. Ne para ne eşya, hiçbir şeyin fazlasına ihtiyaç ve gerek olmayacak bir yeni dünyaya adım atmış bulunuyoruz. Başımızı sokacak bir evimizin, yanımızda yöremizde sevdiceklerimizin ve yiyecek ekmeğimizin olması en birincil önceliğimiz olacak bundan sonra. Ki; öyle de olmaya başladı farkındaysanız? Bazı şeylerin, çoğu işin, eğitim öğretimin ve hayatın evden de yürütülebileceğini gördük. Daha çok para kazanmak değil, daha sağlıklı kalabilmek derdimiz. Ne kadar fazla kazanacağımız ve bu kazandıklarımızı harcayıp harcayamayacağımız net olarak belli değil artık. Yeni bir ev, yeni bir araba, yeni bir eşya alsak ne işimize yarayacak eğer sağlığımız yoksa? Tatillere çıkabilecek miyiz bütün sene deli gibi çalışıp kazandığımız paralarla? Tüm bu soruları ve cevaplarını sorgular durumdayız.

Fakat bu sorgulamaların hiçbiri bizi karamsarlığa itecek şeyler değil, inanın. Tam tersi; bilinçlendirecek, özümüze döndürecek ve bizi daha güzel birer insan yapabilecek şeyler bunlar. Hayat her olumsuz şeye ve her kötü insana rağmen güzel.

Hep dediğim şey şu: “Herkes ve her şey virüslüymüş gibi dikkatli olalım, her yer ve herkes güllük gülistanlıkmış gibi mutlu mesut olalım. Koronanın varlığını kabul edip önlemlerimizi alalım ama yokmuş gibi kabul edip hayatımıza kaldığımız yerden devam edelim.”

Sağlıklı, akıllı, mantıklı, saygılı, sevgili, neşeli, keyifli kalın inşallah.

Doğala özdeş aromalı, katkısız, saf, temiz, berrak zihinli, huzurlu ve sağlıklı günler dilerim sevgili Nergal Blogsever.