Ağladığımız zaman neler olur?

Ağladığımız zaman neler olur?

Merhaba Nergal Blogsever...

Nasılsınız bakalım?  Sağlıklı ve güvenli bir ortamda mısınız? Keyifler nasıl?

İçten soruyorum bu soruları. İyi ve hoş kalabildiğinizi ümit ediyor ve sorularıma olumlu cevaplar almış gibi yapıp kendimi ferahlatıyor, ardından da yazıma başlıyorum müsaadenizle.

Duygusal bir film izledik geçen gün. Doğal olarak biraz ağlamış olabilirim. Ağladım, ağladım, tamam. Hatta eşimin de gözünde yaş görmesem de ağladığına eminim. Çünkü o çok duygusal ve vicdanlı biri olduğu halde pek ağlayamaz. Beceremez daha doğrusu. Alışmamış ağlayarak kendine terapi yapmaya. Erkek olmanın verdiği yetkiye dayanarak, kendini “ağla-ya-maz” ilan etmiş. Yoksa “Erkekler ağlamaz!” diye bir tabusu yok. Sadece, dediğim gibi ağlayamıyor kolay kolay.

Bu arada, “Yine mi? İyi ki bir eşin var, söyleyip durmasan olmaz sanki?” dediğinizi hissediyorum -ki bunu hep yapıyorum-  ama gerçekten elimde örnek verebileceğim canlı kanlı biri olarak o var, ne yapayım? “Hazır gözümün önünde bir done, niye başka bir örnek arayayım yana, yakıla, döne,” diyerek şirinlik yapıp bağlayayım ve konuma döneyim...

Ağlayamamak, ne kadar iç daraltıcı ve ruha sıkıntı verici bir şeydir diye düşünüyorum. Bolca, ona buna, her durumda; üzülünce, sevinince, gerilince, sinirlenince, eğlenince, aklınıza her ne sebep geliyorsa onca ağlayabilen biri olarak ağlayamayan bir insan için çok üzülüyorum.  Kıyamam, bu güzelim doğal ferahlama yönteminden mahrum kalıyorlar. Eşimin ise ağlayamadığı zaman yaptığı rahatlama yöntemi; konuşmak. O konu üzerinde bir sohbet yapıyoruz, o içini döküyor, ben içimden ünlü ozanımız Tarkan'ın pek sevdiğim bir eseri olan “Sen üzülme, ben ağlarım ikimizin yerine” yi söylüyorum ve elbette onun yerine ağlıyorum. Sonra da sarılmanın müthiş güç veren etkisine bırakıyoruz kendimizi. “Haydi bakalım, biz sağ, dertler kederler selametle!” deyip ferahlıyoruz.

Hazır yeri gelmişken, sarılmanın gerçek anlamdaki müthiş enerjisinden de bahsetmek isterim kısaca;

Sarılmak; sinir sistemimizi dengelemeye yardımcı oluyor.

Sarılmanın pozitif etkileri bir terapi gibi etki ediyor. Cildin nemini ve elektriğini değiştiriyor araştırma sonuçlarına göre.

Özellikle erkeklerin sinirlendiklerinde ya da üzüldüklerinde daha kolay yatışmasını sağlıyor.

Birden daha sevimli, hassas ve şefkatli oluveriyorlar. Deneyin, göreceksiniz.

Kendimize olan güvenimizin artmasını sağlıyor.

Sarıldığımızda özel olduğumuzu, sevildiğimizi hisseder ve aynı şekilde başkalarına da sevgi göstermeyi bir borç biliriz. Ne iyi ederiz.

Hastalıkları önlüyor.

İçten bir kucaklaşma stres seviyemizi ve vücudumuzdaki ağrıları azaltıyor. Bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Serotonin, endorfin, dopamin ve oksitosin gibi hormonlar salgılanıyor.

Sarılırken kelimelerimizle değil, enerjimizle iletişim kuruyoruz.

İnsanların birbirini gördüğüne sevindiğinde veya karşısındaki için üzüldüğünde ilk yaptıkları şey, kucaklaşmak değil midir hani? Hah, demek ki psikolojik bir sebebi varmış, gördünüz mü?

Bunların hepsini ben değil, bilim söylüyor güzel Nergal'li. Haydi, yazıyı okumayı bitirdiğinizde yanınızda yörenizde varsa bir sevdiceğiniz ve engel değilse sosyal mesafeniz; sarılıverin en içlisinden. Söz mü?

İlker Yasin'in bir maçta söyleyip efsaneleştirdiği; “Ağlamak istiyorum sayın seyirciler!” repliği gibi benim de “Ağlayasım geldi Sayın Nergal'liler!” diyesim geldi. Demiş bulundum, o halde ağlamaklı devam edelim...

Ağlamak güzeldir. Bir sevdiceğimizi kaybettiğimizde ağlarız. Ne kadar acı olsa da durum, gözyaşları bir o kadar  ruhumuzu dinlendirir, bir çeşit terapi yapar bedenimize. Arkasından bir derin uyku da çekersek, değmeyin terapinin keyfine.

Bir sevdiceğimizin mutluluğunu paylaştığımızda, bir nikah töreninde, değer verdiğimiz ancak hüsranla biten bir ilişkide, yeni başlayan minnoş bir hayatta, gururlandığımızda, hasret çektiğimizde, özlediğimizde, damarımıza basan bir şarkıda ya da filmde, onda bunda şunda, mavi boncukta, yani her halükarda ağlayabiliriz. Çünkü ağlamak farkında olmadan yaptığımız bir ferahlama ve sakinleşme yöntemidir. Bilim insanları der ki “3 çeşit ağlama tipi vardır.”

1. Gözleri nemli tutmak amacıyla, göz pınarından aşağıya taşmadan salgılanan nemlendirici sıvı. Ki bugün boyunca zaten biraz ağlıyoruz demek olabilir!

2. Gözümüze dış etkenlerle bir uyarı geldiğinde (soğan doğramak, yanlışlıkla parmağımızı değdirmek, toz gibi) enfeksiyonlara karşı koruma olarak salgılanan sıvı. Gözyaşı bezleri günde, yarım çay kaşığından daha az gözyaşı sıvısı üretiyormuş ve içinde su ve tuzdan başka ayrıca mikropları öldüren bazı yağ, mukus ve kimyasallar olan enzimler de varmış.

3. Duygusal durumlarda salgılanan sıvı. İçinde diğerlerinden farklı olarak manganen elementi ve prolaktin hormonu varmış. Ne ilginç, değil mi?

Gözyaşımızdaki yağ olmasa, kuru ve ağrılı bir göze sahip olabilirdik. Hani bazen görme bozukluğu yapan “göz kuruluğu” rahatsızlığımız olur da doktor bize bir damla verir rahatlamamız için. Hah, yani, gözyaşı çok önemli gözlerimiz için.

Ağladığımız zaman otonom sinir sistemimiz devreye giriyormuş. Kendisi de istem dışı fonksiyonları kontrol eden sistem oluyor. Bir de tehlike arz eden durumlarda bize “Kaç kendini kurtar!“ ya da “Kal ve mücadele et!” dediği için fazladan oksijen gönderiyormuş bünyeye. Böyle olunca da, daha fazla nefes almamız gerekiyor doğal olarak. Ama bazen ağlarken bir yandan da tıkanırız da, bir yumru hissi gelir boğazımızın oralardan hani? “Boğazım düğümlendi sanki,” deriz. Aşırı duygusal bir ağlama sonucu olur ya çoğunlukla. Hah. Onun da bilimsel bir açıklaması var.

Yemek yerken yani yutkunma sırasında lokmamızın boğazımıza dizilmemesi, soluk borumuza kaçmaması için bizim bildiğimiz adıyla 'nefes borusunun ağzı' ya da 'gırtlak dili', bilimin verdiği adla 'glotis'; nefes borusunu kapatıyor ve lokmanın yemek borusundan güvenle geçmesini sağlıyor. Bak sen, şu çokbilmişin yaptığına!

Ve bu minnoş glotisimiz gün boyunca da açılıp kapanıyormuş aslında bizi koruma adına. Hani, otonom sinir sistemimiz ağlama sırasında vücudumuza daha fazla oksijen göndermeye çalışıyordu da daha fazla nefes almamız gerekiyordu ya? İşte o durumda otonom sinir sistemi glotise; "Gel beraber bir berber dükkanı açalım,” demeyeceğine göre “Mümkün olduğunca uzun süre açık kal" diyormuş. Glotis ne kadar uzun süre açık kalırsa, vücudumuza da dışarıdan o kadar çok hava girecek çünkü. Ve biz daha sakin, ağır nefes almaya başlayabileceğiz böylece.

Bu arada gözyaşı kanalları da sinüslerimize yakın konumlanmış. Ağladığımız zaman mukus seviyesi artıp sümüklenme başlıyormuş. Hani “Salya sümük ağlamak,” vardır! İşte, böyle oluyormuş. Bir yandan daha fazla oksijen almak için derin nefesler almaya çalışırken, bir yandan da mukus artışından dolayı yutkunmaya çalışıyoruz. Eh, minnoş glotis de bu durumda hep açık kalmaya çalışırken, bir yandan da biz yutkunmak isteyince ne oluyor, bilin bakalım? İşte o dediğim boğaz düğümlenmesi, şişkinlik hissi, yumru hissi oluyor. Çünkü boğaz kaslarında bir zıtlık oluşturduk istemeden.

Fena anlatmadım gibi sanki, hı?

Bir de timsah gözyaşları vardır hani? Yalancıktan ağlayanlar için deriz, inanmadığımızı belirtmek için. Onun açıklaması da şöyleymiş;

“Timsahlar, avları kendilerine rahatça yaklaşsın diye onları kandırmak için ağlıyormuş gibi yaparlar,” diye bir efsane bilinir. Tabii bu timsahlar duygusal hayvanlardır anlamına gelmiyor. Timsahların gözü temiz tutan ve su altında koruyan proteinli sıvı salgılayan üçüncü bir gözkapağı var. Bu yüzden ağlıyormuş gibi görünebiliyorlar. Bunlardan yola çıkarak timsah gözyaşları denmiş yalancı gözyaşlarına.

Bir de bunun sendromu var: Timsah gözyaşı sendromu. Bu bir rahatsızlık ama. Yüzdeki bazı kemiklerin kırılmasıyla sonuçlanan bir kazadan sonra olabiliyormuş örneğin. Sinirler kendini yanlış şekilde onarabiliyormuş. O zaman da nefis bir koku aldığımızda ağzımızı sulandıran sinirler, gözyaşı bezine bağlanıyorlar yanlışlıkla ve biz “Ağzımın suyu aktı,” dediğimiz lezzetli bir şey yediğimizde veya kokladığımızda ağlamaya başlıyoruz. Haydi, geçmiş olsun.

Sizin için sevgiyle mutlulukla gözyaşı döken sevdicekleriniz olsun inşallah.

Doğala özdeş aromalı, katkısız, saf, temiz, berrak zihinli, huzurlu ve sağlıklı günler dilerim sevgili Nergal Blogsever.